Göçmen Hamamı – Oktay Sinanoğlu

“Akla ne işle uğraşacağını Gönül öğretir, Gönül gelişmezse Akıl kötülüklerle uğraşır.Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”Oktay Sinanoğlu.

Papa 2. Pius’a yazdığı bir mektupta Fatih Sultan Mehmet şöyle demiştir;”İtalyanlarla aynı kökten olduğumuz ve onlar gibi Rumlardan Hektor’un kanının intikamını almaya hakkım olduğu halde, İtalyanların bana düşmanca davranmalarına ve Rumları bana karşı korumalarına hayret ediyorum.”

Montaigne’in Denemeler kitabında geçer bu sözler. İlk okuduğumda sadece politik bir sözden ibaretti benim için bu sözler, bir anlamı olmadı. Ancak son zamanlarda ortaya çıkan “Sümerler Türktü” babından tartışmalar ve Oktay Sinanoğlunun bu kitabında geçen” Türkler Anadoluya 10 bin yıl önce zaten gelmişlerdi.” tezi bu cümlelere bambaşka anlamlar katıyor. Acaba, Truvalılar Türk müydü ve Fatih bundan haberdar mıydı?

Kitabın konusu bu değil elbet ama bana göre ilgi çekici bir parçası. Kitap, günümüzde kana ve paraya susamış bir kaç ailenin “Yeni Dünya Düzeni” ve ya “Tek Dünya Devleti” arayışları sırasında insanları, ülkeleri nasıl sömürdüğünü ve ülkelerin temel stratejik kaynaklarından tutun eğitim sistemlerine kadar nasıl ele geçirdiğini konu ediyor.

Bu tartışmaların bir çoğunu youtubedaki illüminati konulu vidyolarda görmüşsünüzdür zaten. Ancak bu kitabın farkı size daha somut ve daha inandırıcı delillerle gelmesi. Zaten yazarının Oktay Sinanoğlu olması da güvenilirlik için yeterli bir sebep, kendisi dünyanın en genç profesörü, daha nolsun.
Ayrıca, kitapta yazılanlar artık saklanan şeyler değil. Göz göre göre yapılıyor bu sömürüler ve bu sömürüden kurtulmanın, bu sömürüye dur demenin ilk aşaması da bilinçlenmek. Bunu istiyor Oktay Sinanoğlu kitabında.

Mağaradakiler – Cemil Meriç

“Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim.” Diyor Üstad Mağaradakiler kitabının kendi düşünsel yolculuğunu özetlediği Ecce Homo bölümünde. Belki, yüzde yüz başarıya ulaşmadın ama en azından idrakimize vurulan zincirleri kırdın, bize yüzümüze karşı söylenilen yalanları gösterdin, belki muhteşem bir istikbalimiz yok henüz ama muhteşem mazimizi gösterdin. Belki, fazla ümidim yok ama, o hayal ettiğin muhteşem istikbal gelirse kendi sırtına yüklediğin son görevi de ifa edip, rahat uyuyacaksın…
Mağaradakiler kitabı Cemil Meriç, “aydın ya da entellektüel kimdir?” sorusuna cevap arıyor. Önce var olan tarifleri sıralıyor, sonra diyor bu iş böyle olmaz tarihten örneklerle açıklamak gerekir. Çünkü, entellektüel de ne idğü belli olmayan kaypak kelimelerden birisidir diyor ve bizi tarihin başlangıcından bu güne kadar uzanan entellektül örnekleriyle uzun bir yolculuğa çıkarıyor.
Önce Sofist oluyor entellektüel, sonra rahip, filozof ve en son entellektüel. Ama belli ki bunların hiç birisi yazarın kafasındaki entellektüel tarifine uymaz.

Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimeyle düğümleniyordu; aldanmak ve aldatmak.”

Entellektüeli anlatırken, gerek avrupanın gerek rusyanın gerekse bizimkilerin aydınlanma adına geçirdiği yolculuğu da anlatır Cemil Meriç. Arada parlak zekalar olsa da özellikle tanzimattan başlayarak batı hayranlığıyla gelen yozlaşmayı sağlamış aydınlarımız. Ama ne batılı olabilmişiz ne doğulu. Kendimizden de kopmuşuz. Nasıl tarif ederseniz artık bu durumu…
ÖZET :
Bir yeraltı mağarası düşünün. İnsanlar mağarada zincirlenmiş duruyorlar. Hep aynı nokta üzerindeler ve zincirden dolayı başlarını sağa sola çeviremiyorlar, yalnızca karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor. Önlerindeki duvara gölgeler düşüyor. Ve bu insanlar sadece bu gölgeleri görebiliyorlar, gölgeleri gerçek zannediyorlar. Onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Aralarından biri zincirlerden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp gerçek dünyayı görür. Eski günlerini hatırlar. Ne kadar yanlıştır mağaradakiler, gerçek sandıkları şeyler. Ama mutludur şimdi. Gerçekleri görmektedir. Mağarada kalan eski doslarını hatırlayınca, acır onlara. Şimdi gidip onlara ”hakikat”i söylese, dostları onu dinlemez. Ona ”sen gözlerini kaybetmişsin, saçmalıyorsun. Gerçekler; burdakiler, bunlar! Biz halimizden çok memnunuz. Sen aptallaşmışsın. Kapa çeneni.” derler ve onu sustururlar. Kişi, esir arkadaşlarına “yanlış, aptal” gözükür. Oysa ki bilmezler; asıl “yanlış” olan kendileridir…

Dinler Tarihi – Ali Şeriati

Dinler Tarihi kitabı İranlı yazar Ali Şeriati’nin üniversitelerde verdiği Dinler Tarihi derslerinden derlenmiş bir kitaptır. Bildiğimiz dinleri materyalist düzlemde ve ya kronolojik şekilde anlatan dinler tarihi kitaplarından biraz daha farklıdır. tüm bunlara değinmekle birlikte, bir sohbet havasında ve daha kişiseldir. Bilimsellikten de uzak değildir.
Ali Şeriati bu kitabında dünyayı etkilemiş temel inanışları inceler, onların güçlü ve zayıf yönlerini irdeler ve hepsinin ortak özelliklerini ortaya koyar. Tüm bunların sonunda ise olayı yine İslamiyete ve onun üstünlüğüne getirir.
İçinde bulunduğumuz şartlarda İrandan olan birilerine karşı önyargılı olup onu dinlemeye bile tenezzül etmemek çok normal zaten bu yüzden en büyük hatamızı yapıyoruz ve aslına bakarsanız çok şeyler kaçırıyoruz. Belki de tarih boyunca bir çok ortak noktayı paylaştığımız ki bunların en büyüğü de dindir, komşumuzdan çok şeyler öğrenme fırsatını kaçırıyoruz. Ali Şeriati öğretileriyle halkımız ve iranlılar arasında köprü kurabilecek, bizi özümüze dönmede yardım ederken gelişmemizde de etki edecek bir aydındır, tabii okursak.
Ali Şeriatinin dinler tarihi kitabı, ki aslında üniversitede verdiği derslerden bir derlemedir, aklımızdan geçen klasik dinler tarihi konulu kitaplara benzemiyor. Günümüze kadar gelmiş dinleri kronolojik bir sıraya koyup anlatmıyor kısaca, onun yerine şunu yapıyor; gelmiş geçmiş tüm dinlerdeki ortak özellikleri sıralıyor, dinlerin toplum içerisindeki yerini tartışıyor ve dünyayı etkilemiş dinlerin toplum üzerindeki etkilerini irdeliyor.
Ali Şeriati’nin Bu Kitapta İrdelediği Konular şunlardır (Kategorilendirme bana aittir)
Dinin Kökeni
Dinin kökeni ile ilgili, mesela, yapılan tüm tariflere karşı çıkıyor. Din ne bilmediğimiz şeyler hakkında uydurduğumuz bilgilerdir, ne yönetenin yönetileni uyutmak için uydurduğu kurallardır ne de başka birşeydir. Din insanın fıtratından gelir. İnsan bu dünyada yalnızdır, çaresizdir ve bir çırpınış içerisindedir, vatanından ayrı düşmüştür diyor Şeriati, din insanın asıl vatanına ulaşma çabasıdır.
Diyalektik
Durkheim›ın Marxın teorilerini irdelerken bir yere çıkıyor Şeriati, diyalektiğin batıdan değil doğudan çıkan bir kavram olduğunu buluyor. Çin dinlerini incelediğimizde, her maddede bulunan yin yang‘ın birbiriyle sürekli savaşan iki zıt güç olduğunu ve bu savaştan sürekli yeni güçler doğduğunu söylüyor, işte bu diyalektik düşüncedeki tez anti-tez sentez kavramını çin inancında bulunan yin yang kavramlarından aldığını iddia ediyor.
Şia’nın Doğuşu ve Felsefesi
Şia kavramını ve doğuşunu açıklarken de ilginç iddiaları var. İran halkının gerçek islama kolayca teslim olduğunu ama yüzyıllar sonra Arapların ve Türklerin elinde değişen adaletten uzaklaşan ve elitleşen islamla savaştığını, bunun da adalet düzleminde Şianın doğuşuna sebep olduğunu söylüyor ve ekliyor, günümüzdeki Şia da başlangıçtaki bu temellerinden uzaklaşmış ve savaştığı değerleri savunur hale gelmiştir.
Yaratılış
Yaratılış konularında da ilginç düşüncelere sahip Ali Şeriati. Ademin yaratılmış ilk insan olmadığını, ancak sorumluluk ve fikir sahibi ilk insan olduğunu bu anlamıyla da din sahibi ilk insan olduğunu söylemek istiyor sanırım. Ayrıca Ademin cennetten kovulma hikayesine de yeni bir bakış açısıyla Ademin cennetinin aslında «cahillik ve sorumsuzluk» kavramları olduğu, yasak meyvenin «görüş» olduğu ve insanın görüş sahibi olmasıyla da insanlığın rahatlığı ve sorumsuzluğu olan cennetten kovulduğunu yani artık sorumluluk ve ıstırap sahibi bir yaratık olduğunu söyler. Kurandaki «emanet» ayetini de bu ahvalde yorumlar kendisi…
Tasavvuf ve İlerleme
Tasavvufa yönelmenin toplumların gerilemesine neden olduğunu belirtir. Diğer taraftan aşırı şekilde bu dünyaya yönelmenin de insanın yaratılış gayesine ters olduğunu söyler. Bu yüzden toplumda bireylerin tasavvufi konularda etkin olmasını desteklerken toplumun kendisinin bilimsel gerçeklere uygun şekilde yönetilmesi gerektiğini savunur.
Marksizm
Yaratılışa inanan birinin marksist olması düşünülemez elbette ama kendisi marksizmden fena halde etkilenmiştir. İslamın özünde tabakalaşma olmadığını ama islam medeniyetinin gelişmesiyle de yöneten ve yönetilen kesimin ayrıldığını bunun da islamın daha kolay yönetmek için bir araç haline gelmesine sebep olduğunu söyler. Şia ise bu duruma bir isyandır.
Bunlar benim anladıklarım, anlattıklarından anladıklarımla ve yazdıklarımla bu büyük insanı lekelemek istemem zira henüz kitabı tam anlamıyla bitirmedim ve tam anlamıyla onu anladığımı da söyleyemem o yüzden iyisi mi buyrun kendiniz okuyun ve değerlendirin.